Macahel Günlüğü/ Ümmiye Ergül

Yıl 2008! Macahel'e ilk turlarımızdan biriydi. Ne pansiyon, ne yol vardı. Ama Ebruli oradaydı!

DOĞU KARADENİZ YAYLALARINA VE YAĞMUR ORMANLARINA YOLCULUK..
10-17 Ağustos 2008

DOGU KARADENIZ-MACAHEL-2008

Yüreğimdeki ses beni devamlı olarak yolculuklara çıkmaya çağırır. Yeni yerler görmek, keşfetmek, farklı insan yaşamlarına tanıklık etmek için. Ve ölene dek bir çocuk sevinci, heyecanı, merakıyla yaptığım bu geziler sürsün istiyorum..
Yalnız çam dağlarını da görme isteğim nedeniyle, başlangıç noktası Kars olan Doğu Karadeniz yaylaları ve yağmur ormanlarının bulunduğu Macahela yöresine gitmek uzun zamandır düşlediğim bir yolculuktu. Bu hayalimi gerçekleştirecek olmanın sevinci ve heyecanını paylaştığım kardeşim Selma ve arkadaşım Nalan”la birlikte, günlük güneşlik bir Pazar sabahında bulutların güzelliğini seyrederek yaptığımız yaklaşık iki saatlik uçak yolculuğundan sonra Kars”a ulaştık.

Kars”a varır varmaz grubumuzu, 8 gün boyunca araçlarıyla her yere taşıyan, dağları, tepeleri, dereleri aşırtan cesaretli, güler yüzlü, fedakar, çalışkan ve misafirperver Adil ve Salih kaptanlar karşıladı. Hemen otelimize gidip, valizlerimizi odalara bıraktıktan sonra, bizden önce Kars”a gelen iki aileden oluşan Alman Misafirler grubumuza katıldı. Kısa bir tanışma faslından sonra Kars”taki rehberlerimiz eşliğinde şehir merkezinde yer alan şu an cami olarak kullanılan 12 Havariler Kilisesine gittik. Güzel bir taş işçiliğiyle yapılan, kubbesinin çevresindeki gözalıcı figürlerle görülmeye değer bir yapıydı. Kars çayı üzerinde bulunan tarihi Taşköprü, Selçuklu Hamamları, eski Türk evlerini gördükten sonra, Ruslardan kalma görkemli taş binalarda eğitim yapılan Kafkas Üniversitesine geldik. Rehberimiz bitki uzmanı Dr. Cenk Durmuşkahya”nın akçaağaç, dişbudak, huş ağaçlarını tanıtıp verdiği bilgiler eşliğinde üniversite bahçesinde gezindik. Bu arada gittiğimiz her yerden uzaktan uzağa Kars kalesini seyrettik. Daha sonra şehir merkezinde, Ruslar zamanından kalma taş binaların bulunduğu sokaklarda, caddelerde dolaştık. Her ne kadar taş binaların arasına yerleştirilen apartmanlar, bakımsız kalan binalar kentin görünümünü bozsa da eskinin estetiğini, güzelliğini, görkemini yaşamak yine de mümkün.

Şehir turumuz esnasında, tarihi M.Ö. 150 yılına dayanan köklü bir geçmişe, doğal ve kültürel zenginliğe sahip, Anadolu”da en eski Türkçe isim taşıyan Kars ilinin sürekli göç verdiği için nüfusunun azaldığını, kültürel, sosyal ve ekonomik anlamda eski canlılığını yitirdiğini öğrendik. Kars müzesini ziyaret edip, Kars”ın yaklaşık 45 km doğusunda yeralan tarihi Ani şehrine gittik. Tarihi M.Ö. 5000 yıllarına dayanan, Selçuklu Sultanı Alpaslan tarafından Anadolu”da ilk fethedilen yer olma özelliği taşıyan Ani Şehri harabeleri, günümüzde kilise, sur, cami gibi çok az sayıda binanın ayakta kaldığı, ancak konumu ve büyüklüğüyle görkemli geçmişini insana hissettiren çok güzel bir ören yeriydi. Yüzyıllar boyu değişik ulus ve dinleri bünyesinde barındıran şehrin kilise, cami, sur ve Zerdüşt tapınağı gibi kalıntılarını gezip, Ermenistan”la aramızda doğal bir sınır oluşturan Arpaçay nehrini de gördükten sonra 3-4 saat süren gezimizi noktaladık. Yine her ören yerinde yaptığım gibi, yürüdüğüm yolların gördüğüm kalıntıların eski görkemli günlerini hayalimde canlandırarak, bir zamanlar oralarda yaşayan insanların doğumlarına ölümlerine, üzüntülerine sevinçlerine, düğünlerine bayramlarına, üretimlerine tüketimlerine, kısacası insana dair her şeye tanıklık ettiğimi düşünerek, canlı cansız her varlığın bir sonu olduğunu tekrar hatırladım. Akşamüzeri gün batarken üzerinde hüznün hakim olduğu Ani şehrinden dönerken Kars platosundaki geniş düzlükleri, buğday tarlalarını, öbek öbek yığılı ekinleri, otları, ineklerin koyunların otladığı geniş çayırları, gökte uçan şahinleri, kışlık tezekleri bahçesinin bir köşesine yığılmış düz damlı köy evlerini, bahçelerde yayılan kazları seyrederek şehre döndük.

Kars”ta beni etkileyen doğal güzelliklerden biri de masmavi gökyüzü ile bembeyaz pamuk yığınları gibi bir o yana bir bu yana salınan, çok yakındaymış gibi insanda dokunma isteği uyandıran bulutlar oldu. Masmavi gökyüzü ile bembeyaz bulutların hiç bu kadar birbirine yakıştığı bir yeri daha önce görmemiştim. Göz alabildiğince geniş çayırlarda otlayan yerli ırk ineklerin sütünden yapılan Kars kaşarı ile bu çayırlarda yetişen binbir çeşit çiçeğe konan arılardan elde edilen balın lezzetini başka bir yerde bulmanın da zor olduğunu belirtmek isterim.

Ertesi sabah; tarihsel, sosyal, doğal, kültürel pek çok özelliği bünyesinde barındıran , daha geniş zaman ayırmak için bir daha mutlaka gelmeliyim dediğim bu güzel kentten ayrılarak Doğu Anadolu”nun en büyük ikinci ve tatlı suyu olan Çıldır gölüne gittik. Göz alabildiğince büyük bir alanı kaplayan gölün kenarındaki derme çatma bir tesiste çaylarımızı yudumlayarak, gölü seyretmek tüm grubumuza ayrı bir keyif verdi. Bu arada Cenk Bey hindiba, peygamber dikeni, karahindiba, güzel avrat otu vb. gibi bitkileri bize tanıtmayı ihmal etmedi. Sabah saatlerinde, Çıldır gölünün güzelliğini yaşadıktan sonra Ardahan”a doğru yola çıktık.

Ebruli”nin pek çok gezisinde olduğu gibi program dışına çıkıp, yol kenarındaki bir köyden geçerek, bir dağın tepesinde uzaktan kartal yuvası gibi görünen kale harabelerine doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Yavaş yavaş bitki örtüsünün değiştiği, göz alabildiğince geniş çayırlar içinde öbek öbek ladin ağaçlarının bulunduğu bir yoldan ilerleyerek Ardahan”a vardık. Buradaki kısa bir molanın ardından uzun zamandır görmeyi istediğim Yalnızçam dağlarıyla tanıştım.

Yalnızçam Dağlarının oldukça yüksek bir noktasında verdiğimiz kısa bir molada, dağların sırtlarını kaplayan ladin ağaçlarını, ağacın olmadığı yerlerde rengarenk çiçeklerin bulunduğu yemyeşil çayırlarını, ufukta birbiri ardınca insanda hayranlık uyandıran heybetli görüntüler sergileyen dağları seyretme fırsatımız oldu. Ve bu dağların görüntüsüyle adının ne kadar romantik bir şekilde birbirine yaraştığını düşündüm. Yalnızçam dağlarını doyasıya seyrederek süren yolculuğumuz, bulunduğu yerin manzarası, balığının ve tatlısının lezzetiyle her zaman hatırlayacağımız Laşet (Acı su; Gürcüce) restorandaki yemek molasından sonra Artvin”e doğru sürüp gitti.

Artvin”in Şavşat ilçesini geçtikten kısa bir süre sonra Yusufeli yönüne dönerek girdiğimiz vadideki zeytin, incir, üzüm gibi daha çok Ege yöresinde görmeye alıştığımız ağaçların bulunması beni çok şaşırttı. Bu vadide yeralan, daracık olan girişini geçtikten sonra etrafı çok yüksek dik kayalarla çevrili adeta bir avlu görüntüsü veren, içinde ağaçlar, otlar, çiçekler bulunan Cehennem Deresi Kanyonunu da gördükten sonra Karadeniz Bölgesinin en son ve sınır şehri olan Artvin”e ulaştık. Çoruh nehrine bakan dik bir dağın yamacına kurulu Artvin”in batısında yeralan Hatilla Vadisi Milli Parkında akşamüzeri değişik birçok bitki ve ağacı da tanıyarak, gürül gürül akan dereden gelen su seslerinin eşliğinde kısa ama keyifli bir yürüyüş yaptık. Akşam yemeğinden sonra Artvin”in meşhur tufaiyeli dondurmasından da yiyerek tüm günün yorgunluğunu attık.

Sabahın erken saatlerinde Artvin”e veda edip, Borçka”nın doğusundan dağlara doğru tırmandığımız, yağmur ormanlarının başladığı hissine kapıldığım, her an yağmur yağacakmış gibi kapalı bir havayla birlikte ormanlar arasındaki çok güzel bir yolu izleyerek Borçka Karagöl”e ulaştık.

Tabiat parkı olarak koruma altına alınan Gölün etrafındaki bitki örtüsünün çeşitliliği, yoğunluğu, ağaçların ve çiçeklerin güzelliği göz kamaştırıcıydı. Göl çevresinde, çançiçeği, centiyan, gerenyum ve adını sayamadığım pek çok çiçeği, orman gülünü, kızılağaç, ladin, kayın, kestane gibi ağaçları tanıyarak yaptığımız yürüyüş esnasında; içinde oynaşarak yüzen ördeklerin de bulunduğu, zaman zaman çevredeki bitki örtüsünün yüzüne yansıdığı, sisler bulutlar içinde her an değişen göl manzaralarını tarif etmeye kelimeler yetmez. Cennetten bir köşe olduğunu düşünerek ayrıldığım Borçka Karagöl”den Macaheli Vadisine gitmek üzere yola çıktık.

İncecik çiseleyen yağmur altında, buzullara da rastladığımız, yoğun bir bitki örtüsünün olduğu ormanlık alanların arasında bulunan daracık stabilize yollardan geçerek Macahela vadisinde bulunan altı Gürcü köyünden merkez konumunda olan Camili”ye ulaştık.

Macahela Türkiye”nin Artvin iline ve Gürcistan”ın Acara Özerk Cumhuriyetine yayılan derin ve yüksek vadinin adı olup, Türkiye”deki bölümü Yukarı Macaheli olarak anılmaktadır. Karçal dağlarında yer alan yaklaşık %70″i ormanlar ve meyve ağaçlarıyla kaplı Macaheli vadisi çok zengin bitki ve hayvan varlığına sahip olarak dünyanın en zengin ama tehlike altındaki 25 karasal ekolojik bölgesinden biri olarak gösterilmektedir. Kış aylarında bazen 3 metreye yaklaşan kar nedeniyle dış dünyayla bağlantısı kesilen Vadi doğal yaşlı ormanlara, yabani hayvanlara ve kuşlara ev sahipliği yapmaktadır.

Gürcistan sınırındaki Camili”ye varır varmaz ilk yaptığımız şey çevremizin güzelliğini seyretmek oldu. Bu arada konaklayacağımız pansiyona yerleşip, hemen köyü gezmeye başladık. İlk durağımız teneke kaplı dış duvarları ve minaresiyle dıştan pek bir şeye benzemeyen, ancak içine girince gizli bir hazine barındırdığı anlaşılan cami oldu. 1855 yılında yapılan caminin, kapısı dahil tüm ahşap yüzeyleri ve kubbesi kök boya kullanılarak boyanmıştı. Gözalıcı renklerle bezenmiş zarif ahşap işlemeleri daha önce hiçbir yerde görmediğim şekillerde ve güzellikteydi. Vadideki yamaçlara seyrek bir şekilde serpiştirilen Karadenize özgü ahşap evlerin arasındaki köy yollarında güle oynaya dolaştık. Tertemiz havayı içime çekmenin verdiği rahatlıkla, doğanın güzelliği, dinginliği ve bozulmamışlığı karşısında adeta dilim tutuldu. Silor, karalahana sarması gibi geleneksel yemeklerin yendiği, içkilerin yudumlandığı keyifli ve güzel bir akşam yemeğinden sonra, ertesi gün yapılacak zorlu yürüyüşe hazırlanmak için herkes odalarına çekildi. Kaldığımız pansiyonun zemin katında bulunan, Selma ve Nalan”la paylaştığım odamızın yan taraftaki odalarla olan ‘tavan kardeşliğinden” dolayı, uykulu gece hallerimizi düşünüp gülme krizine girmemiz ise unutulur gibi değildi..

Macaheli vadisinde güneşli bir güne uyanmanın keyfiyle, Karçal Dağlarındaki tabiatı koruma alanlarından biri olan Gorgit ormanlarına gitmek üzere minibüslerle sabah saatlerinde yola çıkarak, araç geçişine izin vermeyen yolların başladığı noktadan itibaren gidiş-dönüş, molalar dahil sekiz saat süren bazı bölümleri zorlayıcı keşif yürüyüşümüze başladık. Yeşilin her tonunu görebileceğiniz şaşırtıcı şekilde yoğun ve zengin bitki örtüsüne sahip Yağmur Ormanlarının içinde daracık patikalarda yaptığımız yürüyüş, bazen güneşli, zaman zaman bulutlar sisler arasında, arada bir çişeleyen yağmur altında bir film şeridi gibi sürekli değişen doğal manzaralar eşliğinde sürüp gitti. Birbiriyle iç içe olan ceviz, kestane, ıhlamur, gürgen, kızılağaç, ladin, kayın ağaçları, çançiceği, yüksük otu, kedi otu, sarmaşık, papatya gibi rengarenk çiçekleri, zümrüt gibi çayırları, gürül gürül akan dereleri, şelaleleri, insan boyunu aşan eğreltileri, bembeyaz çiçekler açmış orman gülleri, yabani hayvanları, kuşları, arıları, çayırlarda otlayan inekleri, koyunları, yamaçlara serpilmiş ahşap evleri, serenderleri, ağaçlardaki karakovanları ile hangi yöne bakarsanız bakın sarhoş edercesine gözalıcı manzaralar sergileyen Gorgit Ormanları ömrüm boyunca hafızamdan silinmeyecek, ara sıra hayalen tekrarlayacağım güzellikteydi. Hele ki dağın belli bir yüksekliğini geçtikten sonra yoğunlaşan 3-5 yüzyıllık yaşlı Ladin ve Kayın ağaçları görülmeye değer özellikteydi. Bu ağaçların içlerinde öyleleri vardı ki yüzyıllara meydan okurcasına dimdik, mağrur, gökyüzünü delercesine uzun boylu, insanın bağrına basmak isteyeceği kadar davetkar görünüşlüydüler. Bu el değmemiş güzellikteki ormanlar ortasında bedenen ve ruhen eriyip yok olurcasına doğayla bütünleşmeyi anlatmak mümkün olmaz bence, sadece yaşanır.

Macaheli”de geçit vermeyen dağların arasında dış dünyaya kapalı, her açıdan kendi kendine yetmek zorunda olan yöre halkı geleneksel kültürünü korumaya çalışırken, aynı zamanda doğal güzelliklere zarar vermeden ekolojik turizmin nimetlerinden de faydalanmaya çalışmaktaydı. Gorgit Ormanlarında yürüdüğümüz günün akşamında, Macaheli vadisinde yüzyıllardır Gürcü dilinde söylenen ama giderek kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel şarkıları söyleyen yöresel giysili Yaşlılar Korosunu dinlemek, oyunlarını izlemek unutulmaz anlardı. Daha sonra grubumuzun da katılımıyla akordeon eşliğinde oynanan yöresel oyunlar, söylenen şarkılar gecemize ayrı bir renk kattı. Macaheli Vadisindeki son günümüzde, farklı açılardan yörenin muhteşem doğasını sergileyen, insanı yormayan, yeşillikler içindeki bir yolda yapılan keyifli bir yürüyüşle ulaştığımız Maral Şelalesi ise eşsiz bir güzellikle 50-60 metre yükseklikten çağlayarak akıyordu. Dik bir yamaçtan inilerek ulaşılan, suların döküldüğü yerde oluşan gölde, Can ve babası Jörn ile Lennard ve Jannes kardeşlerle babaları Michael”in su içinde oyunlar oynayarak yüzmeleri, buz gibi soğuk suların tadını çıkarmaları anlatılmadan geçilemeyecek kadar hoştu. Ve onlara yüzerek eşlik eden Rehberimiz Cenk Bey”in ise keyfine diyecek yoktu.

Macaheli Vadisinde bulunduğumuz günlerde pansiyon haline getirdiği evinde kaldığımız, tüm gezilerimizde grubumuza rehberlik eden, silordan erik reçeli, bala dek yöresel tüm lezzetleri bize tattırmak isteyen, evimizdeymişçesine bizi rahat ettirmek için çırpınıp duran Hasan Yavuz, eşi ve 3 çocuğunun güler yüzlerini, içtenliklerini, misafirperverliklerini ise unutmak mümkün değil. Her yanında ayrı bir güzellik saklı bu cennet vadiden, bulunduğumuz sürenin bana hiç yetmediğini düşünüp, en kısa sürede bir daha gelmeyi düşleyerek ve tüm gördüklerimi beynime kazıyarak ayrıldım.

Macaheli vadisini arkamızda bıraktıktan sonra bu kez Rize”deki Fırtına Vadisine doğru yol aldık. Bu vadide yer alan 2 gece konaklayacağımız Ayder Yaylasına ulaşınca gördüğüm manzara daha önceki gelişlerimdeki kadar beni mutlu etmese de yine keyif almaya çalıştım. Ayder yaylasında eskinin geleneksel ahşap evlerinin yerini kötü görüntülü betonarme pansiyonlar almasına rağmen, yemyeşil çayırları, beyaz köpüklü dereleri, şelaleleri, çam ormanlarıyla yine de huzur vericiydi. Ertesi sabah Ayder yaylasından yukarıya Kaçkar Dağlarına doğru yaklaşık bir saat süren dolmuş yolculuğuyla ulaştığımız Avusor yaylasında ilk olarak oldukça büyük bir alanı kaplayan yayla evleriyle karşılaştık. Buradan Kaçkar dağlarının 2550 metre yüksekliğinde bulunan Avusor yada diğer adıyla Kartal gölüne güneşli bir havada yaptığımız yürüyüş öylesine güzeldi ki; tertemiz serin bir havanın verdiği dirilikle, bazen bizi sarmalayan, çoğu zamanda ayaklar altında gerilerde kalan bembeyaz bulutlar sisler eşliğinde, safran, ballıbaba, nepata gibi rengarenk çiçeklerle bezenmiş çayırlarda, kayalıklarda yürüyerek, dimdik yamaçlarında buzulların bulunduğu zirvelerini gördüğümüz dağların bağrındaki göle ulaşmak tarif edilmez duygular uyandıran güzellikteydi. Kaçkar dağlarının tepesindeki buzullardan beslenen, güneş ışınlarına göre bazen yeşil bazen mavi görünen buz gibi soğuk ve berrak sularıyla gölün manzarası ise muhteşemdi. Genellikle kayalıkların hakim olduğu, yamaçlarında çok az çayırın, öbek öbek buzulların bulunduğu çıplak tepelerle üç tarafı çevrilen göle ayağımı sokarak, suyun acı veren soğukluğunu yüreğimde bile hissederek aldığım haz unutulur gibi değildi.

Avusor yaylası ve gölünde zevkle geçirdiğimiz saatlerden sonra döndüğümüz Ayder yaylasını arkamızda bırakıp, Fırtına vadisine dökülen bir dereyi takip ederek ulaştığımız Bulut şelalesi bir sonraki durağımız oldu. Şemsiye gibi çok iri yapraklı Heraklium denen bitkilerin yoğun olduğu, pek çok ağaç türünün bir arada bulunduğu, mavi lacivert arası renkleri bulunan kabuksuz salyangozlara rastladığımız patikalardan geçerek, su sesleri eşliğinde şelaleye ulaştık. Görünüşünden çok etkilendiğim Bulut Şelalesi bembeyaz bulutların arasından yeryüzüne süzülen bir peri kızı gibiydi. Hafif hafif çiseleyen yağmur altında ıslanarak, suların bulutların arasından ince zarif bir şekilde dökülüşünü adeta taparcasına seyrettim. Ve bir kez daha Allah”a şükrettim bana bu güzelliği görme fırsatını tanıdığı için. Daha önce Maral şelalesinde suların keyfini süren Alman misafirlerden babalar ve oğulları hem Avusor gölünde hemde Bulut Şelalesinde yüzerek tertemiz, berrak, buz gibi soğuk suların tadını doyasıya çıkardılar. Bu arada grubumuzun en genç üyelerinden Perim”de Bulut Şelalesinde yüzerek dileğine kavuşmuş oldu.

Ayder Yaylasında Pansiyonunda iki gece konakladığımız, tek başına her şeyi çekip çeviren, haksızlığa uğrayan komşusuna destek verirken haksızlık edenler için ‘vururum öldürürüm onları” diye efelenen, cesur, çalışkan, çileli, tipik bir Karadeniz kadını olan 70 yaşlarındaki Tenzile teyze de gezimizin unutulmaz simalarından biriydi.

Yolculuğumuzun yedinci gününün sabahında Ayder yaylasından ayrılarak, Rize”yi kuşbakışı gören botanik bahçesindeki bitkileri ve ağaçları tanıdığımız gezintinin ardından şehir merkezinde verdiğimiz kısa bir moladan sonra Uzungöl”e doğru yola çıktık. Uzungölü görerek, 2100 metre yüksekliğe kadar ormanların, daha sonra yayla evleri ve geniş çayırların bulunduğu bir yolu izleyerek, havada dans eden yağmur bulutları eşliğinde gittiğimiz Soğanlı Dağlarındaki Anzer yaylasında bulunan Balık Gölü ve Aygır Gölü ise bambaşka güzellikte görüntüler sergilemekteydiler. Çok sert esen rüzgar ve yağan yağmur nedeniyle sadece yakınından seyrederek döndüğümüz Anzer yaylasındaki buzul gölleri ile binbir çeşit çiçeklerle bezeli Alpin çayırlarında aklım kaldı. Ve bir daha oralara gitmek şart oldu.

Son gece konakladığımız Trabzon”un Sürmene ilçesindeki Zarha Dağındaki tesisler, yöresel müzikler ve oyunlar eşliğinde yediğimiz yemek, gecenin ayazında oturduğumuz bahçesi ile tüm yorgunluğumuzu attığımız güzel bir yerdi. Dimdik olan Zarha dağının tepesinde bulunan otel, Karadeniz”i ayaklar altına alan, maviyle yeşilin kucaklaştığı insanda hayranlık uyandıran manzarasıyla çok dinlendirici bir yerdi.

Gezimizin son durağı olan Trabzon”da yine proğram dışı olarak yapılan Vazelon Manastırı gezisiyle grubumuz ikiye ayrıldı. Biz daha önce Sümela Manastırını gördüğümüz için Trabzon”un Maçka ilçesi yakınlarındaki dağda yer alan Vazelon Manastırına gittik. Dağın belli bir yerine kadar araçla gittikten sonra ladin ve kayın ağaçları da dahil olmak üzere çok çeşitli ağaçların, bitkilerin, çiçeklerin, böğürtlenlerin bulunduğu orman içindeki hafif meyilli bir yolu yürüyerek Manastıra ulaştık. Bir kayalığın önünde inşa edilmiş olan üç katlı görüntüsüyle Sümela Manastırını andıran Vazelon Manastırı pek çok tarihi eserde olduğu gibi çok tahrip edilmiş harap bir haldeydi. Küçük bir Şapeli de bulunan manastırın duvarlarında bazı bölümleri koparılan, kazılan, kök boyayla boyandığı için renklerinin canlılığını koruyan İncil”de geçen hikayelerin resmedildiği yüzlerce yıllık freskler ise görülmeye değer güzellikteydi. Vazelon Manastırından sonra gittiğimiz Trabzon”un sütlacıyla meşhur Hamsiköy ise sekiz gün süren gezimizin son durağıydı.

Değişik meslekleri olan farklı mizaçta ama birbiriyle uyumlu insanları bünyesinde barındıran 30 kişilik grubumuzun yıldızları hiç kuşkusuz Alman ailelerin yaşları 7 ve 10 arasında değişen çocuklarından kardeş olan Lennard ve Jannes ile Can”dı. Erkek olmalarına rağmen her üçüde uzun saçları, güzellikleri, çevreyi dikkatlice izleyen meraklı bakışları ile çok sevimliydiler. Bir gün bile sızlanmadan her yere en önde giderek, her şeyi keşfetme merakıyla inceleyerek, her gördükleri suda yüzerek, bitkilerin hayvanların ağaçların fotoğraflarını çekerek, koşup oynayarak, gönüllerince gezinin tadını çıkardılar. Bu arada ağırbaşlı tavırları, sevimli halleriyle lise öğrencisi olan Perim”ide unutmamak gerekir.

Her ne kadar ‘yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” dense de Kars”taki Ali Nazik kebabının, Yalnızçam Dağlarında ve Borçka Karagöldeki alabalıkların, Camili”deki silordan Karalahana sarmasına tüm yöresel yemeklerin lezzetini de unutmanın mümkün olmadığını dile getirmek isterim.

Herkesin belki bedenen yorulduğu ama bir o kadarda güzel ve keyifli yolculuğumuz, Trabzon şehir merkezinde Alman misafirlerle Türk usulü yaptığımız vedalaşmadan sonra gittiğimiz havaalanında, araçlarıyla tüm yükümüzü 8 gün boyunca çeken rahat etmemiz için ellerinden geleni esirgemeyen Adil ve Salih kaptanlara da veda ettikten sonra, son buldu.

İzmir”e dönmek üzere uçağa biner binmez Selma ve Nalan”la ilk yaptığımız muhabbet rüya gibi geçen sekiz günün ardından buralara bir daha ne zaman gelebiliriz? Nerede daha çok kalmalıyız? Neler yapmalıyız? gibi yeniden gelme planları yapmak oldu.

Benim için bu gezinin anlamı çok büyüktü. Çünkü yıllardan beri düşlediğim bir rotayı izleyerek yeşilin binbir tonunu gördüğüm, aynı günde dört mevsimi yaşadığım, el değmemiş güzellikleri saklayan gizli cennetlerde dolaştığım, keşfetme ruhuyla her şeye dokunduğum, içsel yolculuklara çıktığım, her köşesinde bir anlam ve güzellik barındıran görüntüleri hafızama aldığım, bedenen yorucu ancak ruhen doyurucu muhteşem bir geziyi anlatmaya kelimeler yetmez, sadece yaşanır. Hayalimi gerçekleştirmiş olmanın verdiği huzur ve mutlulukla yüreğimin beni çağırdığı yeni yerlere gitmek üzere kendi kendime söz vererek bir yolculuğu daha bitirmiş oldum.

Eylül 2008, Ümmiye ERGÜL

 

 

21 Yılın içinden süzülen anılar…





error: Content is protected !!