23 Mart – 06 Nisan 2026 Tarihleri arasında bir Çin Turu yaptık. Sevgili konuğumuz Prof. Abdullah Sayıner bu keyifli gezinin izlenimlerini kaleme aldı…
Çok teşekkürler!
——————————————————————————————————————————————————————————————–
Önce genel konular:
• Zaten okuyorduk, Çin inanılmaz bir hızla gelişiyor, kalkınıyor. Yaklaşık 12-13 yıl önce bir kongre için geldiğimde, hala gelişme sürecindeydiler, Louis Vuitton mağazasının hemen arka sokağında barakadan bozma dükkanlar, sefalet sınırında yaşayan insanlar görmüştüm. Şimdi gelişmiş, varlıklı, özgüvenli ve mutlu bir ülke ile karşılaştık. Günlük yaşam renkli, keyifli, insanlarda hiç gerginlik belirtisi yok. Ülkelerine güveniyorlar.
• 14 gün boyunca sadece bir tane, bir yerel çalgı çalarak para isteyen biriyle karşılaştık. Rehberlerimiz herkesin minimum bir gelire ve bir eve sahip olduğunu, kimsenin dilencilik yapmaya yönelmediğini söylediler. Tabii, hiç evsiz görmedik.
• Bizim TOKİ, Çin’deki benzerinin yanında pek üfürükten kaldı. Zaten TOKİ de son yıllarda varlık nedenini unutup, lüks konutlara yöneldi. Çin’de dehşet bir yapılaşma var. Her yerde çok (ama gerçekten ÇOK) sayıda 40-50 katlı binalar yapılmış, yapılmaya devam ediyor. Çin devleti tüm vatandaşlarına bu binalardaki konutları 70 yıllığına – çok makul bedellere – kiralıyormuş. Bu yüksek binalar çirkin ama önceki dönemden kalan binalar daha çirkin olduğu için bana çok batmadı.
• Dehşet bir demiryolu ağı kurmuşlar. Yine önceki gelişimde sadece Shanghai havaalanı ile şehir merkezi arasındaki 30-40 kilometrelik hatta bir hızlı tren varken, şimdi koca ülkeyi (yaklaşık 10 milyon km2) her yönde saran dehşet bir hızlı tren ağı kurmuşlar. 350 km hıza büyük konfor ile ulaşan trenlerde keyifle yolculuk yaptık.

• Trafikteki araçların çok büyük bölümü, özellikle Beijing, Shanghai, Xian gibi büyük şehirlerde elektrikli. Motosikletlerin tümü (TÜMÜ) elektrikli. Dolayısıyla, caddelerde yürürken gürültü kirliliği neredeyse hiç yok. Sadece Çinliler biraz kabalar, geldikleri varlık düzeyinin, sosyal ilişkilerine henüz fazla olumlu yansıması olmamış. Çok bağırarak konuşuyorlar, dükkanlardan sürekli hoparlörle müşteri çekmeye çalışıyorlar, trafikte korna çalıyorlar, otolar ya da yayalar henüz birbirine pek yol verme alışkanlığı kazanmamış.
• Büyük çoğunluğu yerel, geleneksel dini inançları olan ya da Budist olan ülkede ölüler yakılıyor ve mezarlık yok. Ölümle yüzleşmek istemiyorlar (ya da daha doğrusu, bize söylenen, ölüm ve ölümle ilişkili kelime, alan vs kaçınılması gereken şeyler olarak görülüyor, kötü şans getirdiğine inanılıyor), o nedenle mezarlık ya da mezar taşı görmek istemiyorlar. Kırsal kesimde, tarlaların bir köşesinde, taşsız, üzerine çiçek ya da parlak kağıtlar dikilmiş küçük toprak yığınlarının küçük aile mezarlıkları olduğunu öğrendik. Ölümle yani kötü şans ile ilişkilendirdikleri 4 sayısını da (ölüm kelimesine çok benziyormuş) olabildiğince kullanmıyorlar, binalarda 4., 14. kat, uçaklarda 4. ya da 14. sıra yok.
• Özetle, ekonomik açıdan bakıldığında, liyakat ve hesap verebilirliğe dayanan bir yönetim sisteminde, ekonominin ve varlık düzeyinin nasıl hızla gelişebildiğini imrenerek izledik. Liyakatsız, beceriksiz, çıkarcı, hırsız şahsiyetlerin yönettiği tüm ülkelere örnek olsun.

Beijing:
Beijing’de 23 milyon insan yaşıyor, yaklaşık 9 milyon araç trafiğe çıkıyor, ama Beijing, en azından bizim bulunduğumuz bölümleri, sessiz ve huzurluydu. Yalnız hava kirliliği ciddi boyuttaydı; hepsinin kirlilikten mi kaynaklandığını bilmediğimiz bir sis bulutu içinde gezdik ve weather app yüksek kirlilik uyarısı veriyordu. Bu sebeple ve artan popülasyon da hesaba katılarak elektrikli araçların teşvik edilmesini çok mantıklı ve olumlu bulduk.
Önemli duraklarımız, her turist gibi, Çin Seddi, Yazlık Saray, Yasak Şehir ve Tiananmen Meydanı’ydı. Hepsinden dehşet boyutları sebebiyle çok etkilendik. Yalnız, herhangi bir tatil olmamasına ve çoğunlukla hafta içi geziyor olmamıza karşın her biri çok kalabalıktı. Rehberimizin yönlendirmesiyle, sabah erken saatte (otelden 7:30’da ayrılıyorduk) ziyaret etmemiz sayesinde, kalabalıklardan görece az etkilendik, ama ülkenin nüfusu 1 milyar olduğu ve Çin giderek bir ilgi merkezi haline geldiği için yine de sürekli bir insan yoğunluğu ile mücadele etmemiz gerekti.
Bu ziyaretler sırasında üç ilginç gözlemimiz oldu (sonra diğer şehirlerde de devam etti):
Birincisi, Çin’de her an pasaportunuzun yanınızda olması gerekiyor. Aldığınız giriş (ve uçak, tren vb) biletleri pasaportunuza tanımlanıyor ve her ziyaret alanına (Tiananmen ya da Çin Seddi dahil) girerken ve çıkarken turnikelerde, bilet göstermiyor, pasaportunuzu taratıyorsunuz. Bu bazen çok can sıkıcı boyuta ulaşabiliyor. Örneğin Çin Seddi’ne giriş ve çıkışta toplam 4 kez pasaportumuz tarandı. Bu şekilde, ve bazenkameralarla yapılan yüz taraması ile de birlikte, her an nerede olduğunuzu izleyebiliyorlar. Çin Seddi’nde yol boyunca kedilerle karşılaştık ve bize söylenilenin aksine oldukça insan canlısıydılar
İkinci ilginç gözlem; Çinli genç kadınlar ve çok düşük oranda genç erkekler, geleneksel giysiler giyip, saç ve makyajlarını yaptırarak güzel arka plan veren yerlerde dolaşıyor, bol bol foto çektiriyor ve sosyal medyada paylaşıyorlar. Bu bir iş alanı olmuş, düzinelerce bu hizmeti veren mağaza gördük, 200 Yuan’a (yaklaşık 1400 TL) bir günlük giysi kiralıyorlar ve makyaj hizmeti veriyorlar. Şu çılgın Çinliler !
Üçüncü gözlem de, akşamüstü ve akşam saatlerinde ana caddelerde dans eden gruplardı. Bunların küçük örneklerini Avrupa ve ABD’de de görmüştüm ama dans grupları tek tük olurdu ve temel olarak para kazanma amaçlıydı. Beijing, Xi’an (ve muhtemelen diğer şehirlerde) çok sayıda, amatör bir ruhla dans eden, belli ki özenle hazırlanmış, rengarenk dans grupları gördük, onlara katılmamıza hiç itiraz etmediler. İnsana büyük mutluluk veren görüntülerdi gerçekten ve bu seviye ile Türkiye’deki durum arasındaki mesafe üzerine düşünmek yürek burkucuydu.

·
Xi’an:
Xi’an 11 milyon nüfuslu bize göre kocaman, Çin’ e göre orta halli bir şehir. İpek Yolu’ nun başlangıç noktası ve Terracotta Askerleri’nin evi. Tabii pişmiş topraktan yapılmış ve her biri ayrı fiziksel özelliklere sahip 8000 askerlik bu ordu Xi’an ziyaretinin odak noktasıydı ama ayrıca gördüğümüz Vahşi Kaz Pagodası’nın ve harika bahçelerinin huzurlu ortamından çok etkilendik (demek din ve dini mekanlar katı ve soğuk olmak zorunda değilmiş). Benzer şekilde, bir öğleden sonramızı ayırdığımız Müslüman Mahallesi (daha çok Müslüman Pazarı) içinde yer alan cami de, bakımlı bahçeleri, çiçekleri ve huzurlu ortamı, bahçelerinde ailecek dolaşan, sohbet eden ziyaretçileri ve cemaatıyla bizi etkiledi. Camide bir bahçe bir başka şahane bahçeye açılıyor ve ibadet edilen alanlar bahçeleri çevreliyordu. Camiye girişten normalde para alındığı söylendi fakat Türk grubu olduğumuzu söyleyince para vermeden girmeye hak kazandık. Mahallenin bir labirent oluşturan dar sokaklarında yüzlerce rengarenk küçük dükkana girip çıkmak çok keyifliydi. Ana sokak boyunca da yüzlerce yiyecek satan dükkan yine rengârenkti ama kokulardan, aşırı gürültüden (her birinin hoparlörlerinden yapılan çağrılar), en çok da insan kalabalığından çekinmeyip kendini ortaya atan ve çılgınca korna çalan motorlar sebebiyle sersem olduk. Burada ana sokak üstünde Maraş dondurması satan bir Türk’e de rastladık. Varlığından, oraya gitmeden önce konuştuğum Yino (umarım doğru yazmışımdır) da söz etmişti.
Terracotta Askerleri (ordusu) M.Ö. 3. Yüzyıldan kalan, o dönemde hüküm süren altı beyliği birleştirerek (yenerek) Çin İmparatorluğu’ nu kuran Qin Shi Huang’ın öldükten sonra konulacağı mozolesini ve, tabii, ikinci yaşamında kendisini korumak amacıyla yaptırdığı pişmiş topraktan heykeller ordusuna günümüzde verilen ad. Kazılarda askerlerle birlikte, çeşitli silahlar, at arabaları da çıkarılmış ve dört çok büyük mekanda sergileniyorlar. Nefes kesiciydi. Çin ismi de bu ilk imparatorun isminden kaynaklanıyor. “Qin”, “Çin” şeklinde telaffuz ediliyor.

Guilin, Li Nehri, Yangshuo:
Beijing ve Xi’an’ da Çin’in tarih ve kültürüne odaklandıktan sonra, ülkenin güneyine iki saatlik bir uçak yolculuğuyla geldik. Guilin, bir azınlığın yaşadığı özerk bir bölge ve diğer bölgelere göre daha fakir, ama içinden geçen Li Nehri boyunca harika bir doğası var. Nehrin bir bölümünde bambu sallarla bir saate yakın dolaştık ve yüzlerce fotoğraf çektik. Geceyi geçirdiğimiz Yangshuo şehrinde, akşam, nehri ve çevreleyen tepeleri arkaplan olarak kullanan bir açıkhava mekanında, şehrin sakinlerinin ve güzel sanatlar öğrencilerinin oynadıkları mükemmel bir gösteri izledik. Gösteri 2004 yılından bu yana 8000 kez sahnelenmiş, koreografisini 2008 Beijing Olimpiyatlarının açılış törenini hazırlayan kişi ve ekip yapmış. Çok etkilendik, bu insanlarla aynı dünyayı paylaştığımız için çok mutlu olduk.

Zhangjiajie:
Zhangjiajie ismini yazmak ve telaffuz etmek zor, bu defa da yazarken kontrol ettim. Guilin’ den yaklaşık 7 saatlik bir tren yolculuğuyla ulaştık. Tren aslında 200-250 km/s hızla yol alıyordu ama çok sayıda durak olunca, yolculuk süresi uzun oldu. Konforlu bir yolculuktu, hiç şikayetçi olmadık. Zhangjiajie’ye gitmemizin temel nedeni, aynı adla anılan milli park idi. Aslında yazılacak çok bir şey yok, resimler daha iyi fikir verecekler, ama Avatar filminde yer aldığını, pek çok bilgisayarda arkaplan resmi ya da duvar kağıdı (wallpaper) olarak kullanıldığını, dünyanın en uzun cam zeminli asma köprüsünün bir şekilde internette karşınıza çıkmış olabileceğini söylersem, bir fikir verebilir.
Köprünün hemen yakınında, 300 metre derinliğindeki kanyonu zipline ile geçmek çok heyecan vericiydi. Ulusal park çok geniş bir alana yayılıyor, biz iki gün ayırmıştık, ancak bir kısmını gezebildik. Bazı bölümlerinde çok büyük turist grupları ile mücadele etmek gerekiyor. Hele bazı rehberlerin hoparlör kullanarak gruplarına bilgi vermeleri gerçekten rahatsız edici olabiliyor (biz hep kulaklık kullandık). Buna karşılık, bir günün sonunda 4 kilometrelik bir yürüyüş yaptığımız kanyon büyüleyici ve huzur vericiydi.

Shanghai:
Gezimizin son durağı olan Shanghai Çin’in finans ve ticaret merkezi. Huangpu Nehri’nin iki yakasında gelişmiş, kalabalık, rengarenk, etkileyici bir şehir. Şehrin gelişimi Çin’in yakın tarihini yansıtıyor. Birinci Afyon Savaşı’ndan sonra (19. yüzyılın ilk yarısı) özellikle Birleşik Krallık, daha geri planda ABD ve Fransa, savaş galibiyeti sonrası Çin’in imzalamaya zorlandığı anlaşmalarla ülkenin finans sistemi ve ticaretinde büyük haklar kazanmış, Shanghai’da koloniyal bir merkez oluşturmuş (tanıdık geliyor olsa gerek). Bugün nehir kıyısında bu koloniyal dönemden kalan, Çin’in geleneksel mimarisinden çok, Londra’yı akla getiren binalar var. Bu binaların önünde nehir boyunca geniş bir cadde ve yürüyüş alanı yer alıyor (The Bund). Nehrin tam karşısında ise, son 20 yılda hızla gelişen, içlerinde dünyanın üçüncü en yüksek binasının da (Shanghai Tower, 632 metre) olduğu modern Shanghai yer alıyor.
Dönüş öncesi son durağımız Shanghai Müzesi idi. Kocaman ve çok zengin bir müze. Boyut ve zenginlik açısından New York’taki Metropolitan Museum’u çağrıştırdı. Tabii koleksiyon farklı. Zamanımız sınırlı olduğu için ancak bazı bölümlerini (porselen, yeşim ve kaligrafi koleksiyonları) gezebildik. Eğer Çin kültür ve tarihine ilgi duyuyorsanız bir tam gün ayırmanızı şiddetle öneririm.

Çin gezimizden keyif ve mutlulukla döndük. Hızla gelişen, refah düzeyi artan, hak edilmiş bir özgüvenin halkın yaşamına yansıdığı bir ülkenin yanısıra, etkileyici bir tarih, kültür ve hayran kaldığımız doğal güzelliklere tanık olduk. Bu geziyi her anın tadına vararak yapmamızı sağlayan EBRULİ TURİZM, Resmiye Dinlenmez ve rehberimiz @Yarkın Şentürk’ e çok teşekkür ediyoruz. Darısı sizin başınıza.