GİRİT (3) Kazancakis (Kandiye) ve Resmo/ Yazı ve Fotoğraflar: İbrahim Fidanoğlu

Yeniden Kandiye (Heraklion), Nikos Kazancakis- Resmo...
Artık yönümüz yeniden Kandiye ve surlar üstündeki mezarında yatmakta olan bir Kandiyeli Nikos Kazancakis'e gidiyoruz.

Martinego Burcu'nda Nikos Kazancakis'in mezarının başında
Rüzgârlı bir havada; Kandiye'yi kuşatan Venedik surlarının üstünde; Martinego Burcu'nda Nikos Kazancakis'in mezarı başında, efsanevi Yuktas Dağı'na karşı, Şükrü Tül Hoca'nın; yazarın El Greco'ya Mektuplar isimli kitabından okuduğu etkileyici bölümü dinliyoruz:

RESİM-51 : Martinego Burcu'nda Nikos Kazancakis'in mezarı; Heraklion

"Hayatımda manevi bir rehber, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaroz'da söylendiği gibi bir ihtiyar seçmem gerekseydi, mutlaka Zorba'yı seçerdim. Çünkü onda bir mürekkep yalayıcısının kurtulması için gereken her şey vardı. Besinini bir göz hareketiyle yüksekte yakalayan atasal bakış. Her sabah durmadan, her şeye, yenilenen bir basitlikle bakması ve ezeli günlük şeylere bir bekâret vermesi; yani havaya, denize, ateşe, kadına, ekmeğe; elinin sağlamlığı, yüreğinin serinliği, içinde ruhtan daha yüksek bir güç varmış gibi kendi ruhuyla alay etme yiğitliği ve nihayet en kritik anlarda bir kurtarıcı olarak, Zorba'nın ihtiyar göğsünden insanın içindeki en derin dipsiz bir kuyudan yükselen vahşi, kıkır kıkır gülüşü… O silkinir ve korkak insancığın zavallı hayatını yarım yamalak koruyabilmek için bütün perdeleri yıkabilirdi ve yıkıyordu da."
(El Greco'ya Mektuplar, Nikos Kazancakis)

Son bölümde ise Aleksi Zorba, çalıştığı madenin patronuna ölmeden önce bıraktığı mektupta da şöyle sesleniyor:
"Hatırla… Ben köyün öğretmeniyim. Buradaki maden ocağına sahip Aleksi Zorba'nın, geçen Pazar günü öğleden sonra, saat 6'da öldüğü hakkındaki acılı haberi size ulaştırmak için yazıyorum. Can çekişirken beni çağırdı. Gel buraya öğretmen dedi. Yunanistan'da filanca dostum var. Ben ölünce ona ölümümü, son ana kadar aklımın bütünüyle başımda olduğunu ve kendisini hatırladığımı yaz. Ne yaptımsa pişman olmadığımı yaz. Sonra ona de ki; artık akıllanması zamanı geldi. Ve eğer herhangi bir papaz gelip de günahımı çıkarmak isterse, defolup gitmesini, lanetinin üstüme olmasını istediğimi söyle. Hayatımda yaptım yaptım. Ama yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi. İyi geceler…"
(El Greco'ya Mektuplar, Nikos Kazancakis)


RESİM-52:  Martinego Burcu'ndan Venedik surlarına bakış; Heraklion

Yunan Ortodoks Kilisesi'nin bir Ortodoks mezarlığına gömülmesine izin vermediği için gömüldüğü Martinego Burcu'ndaki mezar taşında ise şöyle yazıyordu:

"Hiçbir şey ummuyorum
Hiçbir şeyden korkmuyorum
Özgürüm."


Herhalde bütün inandıkları ve hayat kavgası bu üç satırda özetlenmişti.
Ne mutlu böyle diyebilene…


RESİM-53:  Kazancakis'in romanından uyarlanan Aleksi Zorba filminin çekildiği Hanya yakınlarındaki Stavros köyünün kumsalları


1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kıl payı (bir oy farkla) Albert Camus'ya kaptıran bu büyük yazarı, surların tepesinde saygıyla andık. Hayatının kilometre taşları için bkz. (http://www.historical-museum.gr/kazantzakis/en/index.html)

Kandiye'de bir Girit Akşamı
Kandiye'deki son akşamımızda, Kandiye'nin Batı yakasında, surlar dışında bir tavernaya gittik. Burada hem Girit mutfağının özgün yemekleri, hem de yerel müzik ve danslarıyla tanışma fırsatımız oldu. Öncelikle müziğinden söz etmeliyiz biraz.Yerel Girit müziğinin temel çalgıları, Lyra adı verilen ve bizim İstanbul kemençesi ile aşağı yukarı aynı olan üç telli kemençe ve uda benzeyen bir çalgı olan lavta… Lavtacı sanki uyukluyormuş gibi arka fonda tekdüze bir şekilde sürekli aynı ritmi çalarken, müziğin esas yükünü ön planda tamamen Lyra üstlenmiş. Uzayıp giden, bazen dinleyeni bezdirecek düzeyde ritmik tekrarlarla yinelenen şarkıların sözleri de tekrarlara dayanıyormuş. Bu şarkı sözlerinin bazılarını Girit'in yerel folklorunun en önemli unsurlarından olan madinadesler oluşturuyor. Türkçe ve Rumca'nın birlikte kullanıldığı bu manilerde Türkçe sözcüklerin çokluğu, bir anlamda; bu manilerin her iki toplum tarafından üretilmiş olduğunu ve her iki kültüre aidiyetini gösteriyor.

RESİM-54  Hanya; Eski Liman girişinde Osmanlı dönemi yapısı Fener

İşte bunlara bir örnek;

"Hanyalılar kalem erbabı
Resmolular mal erbabı
Kandiyeliler kadeh erbabı
Sitiyalılar katıksız domuz

Hanyalılar kalem erbabı
Resmolular mal erbabı
Kandiyeliler kesere layık
Sitiyalılar katıksız Türk

Kandiye'de güzeller
Hanya'da beyaz tenliler
Viran olası Resmo'da
Kaytan kaşlılar"(6)

RESİM-55 : Resmo Limanı RESİM-56 : Resmo; Eski Liman

Bir başka örnek daha;

"Giritli kadınım, limon ağacım seni nereye dikeyim,
Seni elde edinceye kadar kalbime gömeyim.
Eğer Girit'e gidersen Giritli kadınım, bana bir bıçak getir,
Onu yaz kış hiç çıkarmadan belimde taşıyayım.
Eğer Girit'e gidersen Giritli kadınım, bana bir mendil getir,
Onu daima cebimde tutayım, üstümden eksik etmeyeyim
Girit'e gidersen Giritli kadınım, benden selam söyle Girit'e,
Benden selam götür o yüce dağa, Psilioriti'ye."(7)

Bu müziğin önde gelen isimlerinden bir kaçı şöyle;  Kostas Mountakis, Thanassis Skordalos ve Girit seyahati boyunca çokça dinleme fırsatı bulduğumuz Nikos Çiluris… Bir de bunlara belki İrlanda'dan gelip Girit'e yerleşen ve Girit Lyra'sı üzerine uzmanlaşmış Ross Daly'yi eklemek gerek. Sonuçta; kültürler arasındaki etkileşimli bir dünyada kulaç atan bu büyük müzisyenleri tanıma fırsatı verdi bize Girit…

Taverna akşamında bizim için hazırlanmış Kandiye'deki orijini nedeniyle maleviziotis yada kastrinos adını verdikleri yerel Girit danslarını keyifle izledik. Danslarda, yerel kıyafetleri içinde lyra, lavta ve mandolin eşliğinde, kadın ve erkek dansçılar önce yavaş, daha sonra giderek hızlanan bir tempoda el ele tutuşarak bizdeki horona benzer oyunlar sergilediler. İleri geri ritmik adımlarla yinelen hareketler şeklinde gelişen dansın figürleri, bireysel gösterilerde hızlanarak daha kıvrak hale geliyordu.

Erkeklerin kıyafetleri beyaz gömleklerinin üstünde siyah yelek, siyah külot pantolon, siyah çizme, bellerinde kamaları ve başlarındaki siyah renkli ipekten işlenmiş sarıki adını verdikleri başlıktan oluşuyordu. Kadınların kıyafetleri ise, beyaz renkli şalvar pantolonları, önü beyaz işlemeli, arkası kırmızı renklerde parçalı etekleri, en üstte kırmızı renkte, üzerleri işlemeli cepkenleri, başlarındaki bembeyaz örtüleri ve ayaklarındaki siyah düz ayakkabılarıyla tam bir uyum içindeydi.

Akşam yemeğinde sosundan ötürü olsa gerek; çıtır çıtır kabak kızartması, kabak mücver, köfte, horoz yahnisi, cacıki, yaprak sarması ve Girit'e has; üstü domates rendesi, lor peyniri, zeytinyağı ve kekikle kaplı Dakos peksimetinden oluşan bir başlangıç tabağından sonra, salonun ortasındaki odun ateşinde çevrilmekte olan kuzu tandır geldi önümüze. Ana yemek olarak, Girit'in geleneksel yemeklerinden olan ada tavşanı seçeneğini deneyenler de oldu aramızda. Tatlı olarak ise geleneksel bir Girit tatlısı olan içi lorlu (mizitralı) ve tarçınlı kaliçunyaları indirdik midelere. Tabii ki, yine yediklerimizin pasını silen ve sindirsin diye masaya küçük bir sürahi ile gelen çikudia'larla son buldu yemek.

Yemek, müzik ve dans; her yönüyle doyurucu ve keyifli bir Girit akşamı yaşamıştık. Ertesi gün, adada OHİ Bayramı kutlamaları vardı ve biz Hanya'ya gidecektik. Vakit neredeyse gece yarısına yaklaşmıştı. Ama Kandiyeliler alışık oldukları şekilde; yemeğe ve eğlenmeye yeni başlıyorlardı. Bir an önce ertesi güne hazır olabilmek amacıyla tavernadan vakitlice ayrıldık.

RESİM-57- Rimondi Çeşmesi; Resmo RESİM-58- Resmo; Eski Liman'da lokantalar ve evler

Resmo yada Rethymnon
Bugün Pazar ve Girit'te bayram var. Giritliler, 1941'de Naziler tarafından işgale uğrayan adada başlatılan direnişin yıldönümünü kutluyorlar. Aslında bu tüm Yunanistan'da İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı verilen mücadelenin ve faşizme karşı ulusça "hayır" denilişinin anısına kutlanan OHİ (Hayır) Bayramı… Bir bölük asker, bando eşliğinde sabahın erken saatlerinde otelimizin de yer aldığı Özgürlük Meydanı'na doğru uygun adım yürüyorlar. Belli ki bir resmigeçit var. Ama bizim onu bekleyecek vaktimiz yok ne yazık ki… Biz de onlarla beraber "faşizme hayır" deyip, rotamızı Resmo ve Hanya'ya doğru çeviriyoruz. Bir miktar yolda geçecek günümüz bugün. Ya nasip; ne diyelim.

Osmanlı yönetiminde Türk nüfusun yoğunlukla yaşadığı ve özellikle Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneklerinin bulunduğu kenttir Resmo… Girit'in Türkler tarafından ele geçirilmesi sürecinde de Hanya ile birlikte Osmanlı kuvvetlerinin karada ilk tutunduğu noktalar olması açısından da ayrı bir önem taşır. Türk mübadillerin Girit üzerine anlatılan hazin hatıralarının pek çoğu bu kente aittir.

Kentte ve kırsalda; belki Marula'daki çiftliklerde zeytinlerin peşinde at sırtında çekilen çileler, Resmo'da zeytinyağına ve zenginliğe dönüşürdü bir zamanlar… Yunanistan'ın bağımsızlığını ilan etmesine paralel olarak, adada başlayan ayaklanmalar sırasında; iki toplum arasına saçılan düşmanlık tohumlarının beslediği Türklere yönelik katliamlar, Rum komitacıların kasabaya saldığı korkular, çiftliklerinden Resmo'ya doğru durmaksızın sürdükleri atlarının sırtında akşam vakti nefes nefese Megali Porta'dan içeriye süzülüşleri; ayrılığa ve kuşaklar boyu hiç silinmeyecek bir hüzne giden yolun taşlarını döşemiştir.

İşte Kandiye - Hanya yolunda Fortezza diye bilinen bir Venedik kalesinin hemen arkasına konumlanmış, herhalde savunma refleksi ile olsa gerek; önemli caddelerinin Kandiye ve Hanya'nın tersine denize paralel bir şekilde uzandığı ve kenti çeviren surların 20.yy.a doğru sıcak ve büyüme baskısı ile Megali Porta'dan öteye yarılıp yıkıldığı Resmo burasıdır.

Resmo'ya öğleye doğru kıyıdan Fortezza tarafından girdik. Tarihi Venedik Limanı'nın önünden başlayarak tüm kıyı boyunca Doğuya doğru uzanan Venizelos Caddesi'nden ilerlerken, şehir sanki uykudaydı. Neredeyse birkaç turist dışında, kıyıdaki bütün restoranlar ve kafeteryalar bomboştu. Kıyıdan el ayak çekilmiş gibiydi. Ama işin rengi biraz sonra anlaşıldı. Kıyıdan Venedik Loggia'sına doğru ilerleyen daracık sokaklara girip ilerledikçe, dağılmakta olan OHİ Bayramı'nın son kırıntılarına yetiştiğimizi fark ettik.


RESİM-59- Resmo; Venedik Locası

Surların dışına çıkmış şehrin büyük kilisesinin önünden itibaren kalabalığın arasına karıştık. Okul öğrencileri okullarını yansıtan renkler içinde; son derece tertipli ve tertemiz giysileriyle önümüzden geçip gittiler. Töreni izlemeye gelen aileler; çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden bir anlamda yediden yetmişe tüm Resmolular; onlar için son derece anlamlı olan bugünü kutlamak için, en güzel giysileri ve en bakımlı halleriyle tören alanındaydılar. Pırıl pırıl giysileri içinde; eşiyle kol kola, 80'nin üstü yaşlarda dede de vardı; elinde mavi beyaz Yunan bayraklarıyla babasının kucağında bebekler de… Bir kriz girdabının içine sürüklenmiş bir toplumun; 70 yıl önceki ulusal bir direnişin anısına düzenlenen bir bayrama, bu denli duyarlılık içinde ve bir kez daha belirtiyorum; en derli toplu halleriyle katılmaları son derece dikkat çekiciydi. Kendi ülkemde son yıllardaki ulusal bayramlarımızı kutlayış şeklimizi, ulusça katılımımızı ve o törenlerin nasıl sulandırılmaya çalışıldığını hatırladım; inanın Resmolulara gıpta ettim ve ne yalan söyleyeyim kıskandım onları.

Nasıl oldu anlamadık; bayramdan dağılan o büyük kalabalık bir anda kıyıdaki tüm kafeteryaları ve lokantaları dolduruverdi. Nerdeyse artık kıyıda oturacak yer kalmamıştı. Tam bu sırada, sahil boyunca uzanan Venizelos Caddesi'nde Fortezza'dan bize doğru mütevazı büyüklükte de olsa yaklaşık 500 -600 kişilik bir yürüyüş korteji belirdi. Taşıdıkları pankartlar, bayrak ve flamalardan antifaşist bir gösteri olduğu her halinden belliydi. Seçimlerde ikinci büyük parti konumuna yükselen sol blok Syriza ile siyah tişörtleri ve siyah bayraklarıyla anarşistleri seçebildim. Önümüzden bağıra çağıra geçip gittiler. Ortalıkta ne kalabalığı coplayacak bir polis vardı, ne de taş atan çocuklar… Yine bizim ülkeden çoook farklıydılar çok… Bir daha iç geçirdik; yemeğe devam ettik.


RESİM-60 - Resmo; 4 Şehitler Kilisesi, OHİ Bayramı'ndan dağılanlar

Gelelim Resmo'nun görebildiğimiz önemli yapılarına… Tabii ki bunların içinde, belki de şehrin bugüne dek uzanan yerleşim planını ve sivil hayatını etkileyecek ölçüde öneme sahip Fortezza adıyla da bilinen Venedik kalesi ve Venedik Limanı'nı ilk sıraya koymalıyız. Zaten şehir, kuruluşundan itibaren bu limanın çevresinden başlayarak içerlere doğru genişlemiş. Bizans egemenliği döneminden başlayarak Paleokastro adı verilen tepenin üstünde savunma amaçlı şekillenen kaleleşme eğilimleri, Venedik döneminde özellikle Akdeniz'de Türk donanmasının etkinliğinin artışı nedeniyle 1540 -.1570 yılları arasında ciddi boyutta tahkimat derecesine ulaşmış. Buna karşılık; 1571 yılında İtalyan asıllı, Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Deryalığına kadar yükselmiş Uluç Ali yada Kılıç Ali Paşa'nın Resmo'yu 40 kadırga ile topa tutarak surları yerle bir etmesi sonucunda, Venedikliler yeni bir hamle ile Fortezza'nın bugünkü oluşumunu hazırlamışlar.

RESİM-62
Resmo'nun daracık ara sokakları

1573-1580 yılları arasında sürdürülen Fortezza'nın yeniden inşası sürecinde, İtalyan mimarlarının etkin yaklaşımları ile kale son derece korunaklı ve güçlü hale getirilmiş. Burçlarla güçlendirilen surların düşman güllelerini savuşturmak amacıyla, dışa doğru eğimli halleri bu yıllara aittir. Ancak, bütün bu tahkimat ve kaleyi güçlendirme çabaları, Türklerin 1645'de Hanya'yı ve 1646'da da Resmo'yu ele geçirmelerini engelleyemez. Bu şekilde adada tutunmayı başaran Türkler, 1669 yılına kadar Köprülü hanedanının sadrazamlığı süresince sürdürülen kuşatmalar sonucunda adayı tamamen ele geçirirler. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa zamanında düşen ada; Kandiye, Resmo ve Hanya olarak üç sancağa ayrılır. Resmo, Fortezza'nın arkasında, surların içinde bir Türk yerleşimi haline bürünür. Bugün şehrin ara sokaklarında dolaşırken sokağa doğru cumbalı çıkmalarıyla başını uzatan; ahşap ve kerpicin uyumlu birlikteliğini içselleştirmiş, Resmo'nun Türk dönemi yaşamının sırlarını saklayan bu bağdadi Türk evlerine rastlamak, hala pek mümkündür.

Türklerin Resmo'da yaşadığı döneme ait en canlı hatıralar, Resmolu yazar Pandelis Prevelakis'in Girit'te Bir Şehrin Hikâyesi isimli kitabında yer almaktadır:

"Türklerin çoğunun etraftaki köylerde malları vardı: Türklerin, Venediklilerden ele geçirdikleri kavalarakia'lar (haralar), zeytinlikler, bahçeler, bağlar ve arıcılık yerleri, onların yaşamlarını şehirden uzakta geçirmeye mecbur ediyordu. Ama haremlerini Resmo'ya yerleştirmişlerdi. Bu yüzden her akşam giriş kapıları kapatılmadan, şehre girmek zorundaydılar. Ertesi sabah yeniden çıkıp gidiyorlardı. Her biri kendi binek atını besliyordu Her akşam cins, bakımlı kısraklarına kurulmuş olarak şehre girerlerdi. Bu atlılar, sağlam yapılı, biçimli, yağız çehreli, bıyıklı ama sakalsız, yaman, içine kapanık, kalplerine çivi çakılı tipten ve fesli insanlardı. Elbiseleri Hristiyanlarınkinden farklı değildi. Yalnız daha temiz ve daha zariftiler. Müslümanlarla Hristiyanlar, başlarına bağladıkları mendillerden ayrılırlardı. Kırmızı fes takmadıkları zaman Rumlar (eskiden beri esaretlerine tuttukları yastan) siyah, Türkler ise beyaz mendil bağlarlardı.

Çoğu kereler, akşamları konaklarına dönerken anayolda karşılaşan Türkler arasında söz dönüp dolaşıp hangi atın daha hızlı olduğuna gelirdi. O zaman birden koşu meydanıymış gibi nal sesleri ile dolduğunu duyar, önünden rüzgâr gibi geçen atlıları görür ve sen de bu zevki tadamadığın için kıskançlıktan çatlardın."(8)

Türklerin akşamları limandaki Türk kahvesi ve nargile içerek geçirdikleri keyifli anları ise bakın yazar nasıl anlatmış:

"Çınarda ve limanda koca iki Türk kahvehanesi bulunuyordu. Büyüü limanda olanıydı. Bir sokaktan öbürüne uzanıyor ve mahallenin büyük bölümünü de kaplıyordu. Bir kapısı karaya, diğeri denize bakıyordu ve uzunluğu da yüz adıma ulaşıyordu. Liman tarafındaki kapıdan girince sağdaki sahanlıkta hatırı sayılır Türkler yerlerini alırlardı. Aşağısıysa insanlar, masalar, sandalyeler, duman bulutları ve öksürükler arasında adeta görünmezdi, kaybolurdu. Burada, halk (işçiler, zanaatkârlar) kahvelerini içer, nargilelerini tüttürürdü. Kahveci, cezve ve ibrikleriyle parmaklıklı bir bölmenin arkasında yer alırdı. Karanlık basarken, iki büyük petrol lambası ile etrafa dağıtılmış fenerler yakılıp, tavanlara asılırdı. Kahvehane, alaca karanlıkta dolmaya başlardı. Akşam namazından sonra kalabalık son haddini bulurdu. Ana yolda atlarıyla yarışmalarını gururla seyrettiğimiz süvariler de, evlerinde haremleriyle yemeklerini yemiş olurlar ve mayışmış bir halde kahvehaneye gelirlerdi. Elleri göğüslerinde, eğilerek birbirlerini selamlarlar ve sahanlıktaki yerlerine otururlardı. Kahvelerini içip, nargilelerini tüttürünce, karınlarının tokluğundan hepsinin göz kapakları da düşerdi. Bu sahanlık, zarif bir ağaç işlemeciliği örneğiydi. Selvi ağacından imal edilmişti. Kullanılmaktan, tavanda asılı iki lambanın verdiği ışıkla kehribar gibi parlardı. Aşağıda, kimisi sarıklı, kimisi fesli ama çoğu yalınayak kaba halk, çalkalanıp gürültü ederlerdi. Kopiller, hazırlanmış nargileleri getirir, başlarını eğerek her müşterinin önüne bırakırlardı. Kor gibi yanan kömürü mangalcıktan alıp tömbekinin üzerine koyarlardı. O zaman koca Türk, sonsuz mutluluk içinde yerde sürünmesin diye marpucu nargilenin boynuna dolar, kehribar ucunu ağzına götürür ve Türk kahvesini de yudumlayarak huzurlu bir uyuşukluğa dalardı."(9)

RESİM-63 - Rimondi Çeşmesi; Resmo RESİM-65- Neratzes (Gazi Hüseyin) Camisi ve restorasyondaki minaresi; Resmo

Bir bayram sabahında yeniden bugünkü Resmo'nun sokaklarına dönecek olursak; Son derece hareketli Arkadiou Caddesi'ne açılan bir sokağın köşesinde yer alan Venedik Loggia'sı 16.yy.da yapılmış, tipik bir Venedik yapısı. Zamanın Venedik soylularının şehrin politik ve ekonomik konularını görüşmek üzere toplantılar yaptıkları bina olarak tanımlanan Loggia, günümüze oldukça iyi durumda ulaşabilmiş. Türk döneminde camiye dönüştürülen binanın minaresi, 1930'larda Rumlar tarafından yıkılmış. Girişte, üç tarafında yer alan kemerli avlusuyla dikkat çeken bina, bugün müze olarak işlev görüyor. Ayrıca Girit'e ait arkeolojik buluntuların replikalarının ve kitap satışının bulunduğu bir de satış mağazası yer alıyor.

Loggia'dan biraz ilerde, Paleologou yoluyla ulaşılan; neredeyse şehrin kalbinde, çınarlar altında, meydanlık bir alanın hemen köşesinde, Venedik Valisi Rimondi tarafından 1626 yılında yaptırılan Rimondi Çeşmesi yer alıyor. Üç adet aslanın ağızlarından usul usul akan suyundan biz de içtik. Çeşmenin ön cephesinde 4 adet Korint sütunu ve haznesinin hemen yanında yükselen yarım bir kemer kalıntısı bulunuyor. Ağzından su akan ortadaki aslanın hemen üstünde ise Rimondi'nin Venedik arması yerleştirilmiş.

RESİM-64 - Neratzes Camisi'nin Venedik döneminden kalma kapısı; Resmo RESİM-66 - Neratzes Camisi'nin arkasındaki yalnız türbe; Resmo

Venedik Loggia'sından Güneye; Megali Porta'ya (Büyük Kapı) doğru yürürken sağa döndüğümüzde yüksek duvarları ve upuzun minaresi ile; Türkler dönemi Resmo'sunun en simge yapılarından olan Neratzes yada Gazi (Deli) Hüseyin Camisi ile karşılaşırız. Söylendiğine göre, uzun süredir devam ede gelen bir restorasyon süreci nedeniyle minarenin etrafı platformlarla kapatılmış durumda. Bundan dolayı minarenin estetiği pek de anlaşılamıyor; insanı korkutan şey ise; bu tür kılıflarla kültür varlıklarının bir şekilde zarar görmesi… Umarız böyle olmaz; Çünkü Sakız adasında da restorasyon nedeniyle kapalı tutulan yada metruk halde bırakılmış birkaç yapı görmüştük.

Orijinali bir Venedik Kilisesi olan yapı, Türklerin 1645'de Resmo'yu ele geçirmelerinden sonra; Girit Muhafızı Gazi Hüseyin Paşa zamanında, Venedik döneminden kalma gösterişli kapısı korunarak ve üç kubbe ilave edilerek 1657 yılında camiye dönüştürülmüş. Cami, bugün kültürel amaçlarla kullanılıyormuş.

RESİM-67 (Solda)
Aziz Francis Kilisesi'ne açılan Venedik dönemi kapı (Porta); Resmo


Gösterişli minaresi ise, 19.yy.ın başlarından itibaren ivme kazanan yerli Rumların ayaklanmalarıyla demoralize olan Müslüman halka moral vermek amacıyla, Girit'in özerklik kazandığı 1898 yılından 9 yıl önce, 1890'da yapılmış. İki şerefeli minarenin bugün etrafı restorasyon nedeniyle platformlarla çevrili durumda…

Caminin arka tarafındaki alanda; içi boşaltılmış, büyük olasılıkla bir türbenin kemerli yapısı bulunuyor. Dış ve iç duvarları sokak yazılarıyla dolu… Kim bilir kim için yapılmıştı? Şimdi olanca yalnızlığında, alanın bir köşesinde sessiz ve hüzünlü varlığını sürdürüyor. Caminin arkasındaki geniş alan; ilerideki, şimdi okul olarak faaliyette olan bir eski yapı ile sonlanıyor. OHİ Bayramı resmigeçit töreninden dönen öğrenciler, öğretmenlerinin yönetiminde, ellerinde okulun flamaları ve bayraklarla okulun bahçesine giriş yapıyorlar.

Resmo Meydanında Osmanlı döneminde inşa edilen bir kız okulu var. 


RESİM 68: Şimdi de okul olan bu bina, Osmanlılar tarafından bir kız okulu olarak 18.yy.da inşa edilmiş.

Yandaki sokağa bir kapı ile geçilen bu alanın yanında ise, Korint tarzı sütunlu kapısı ile göz kamaştıran Venedik döneminden kalma Aziz Francis Kilisesi yer alıyor. Osmanlılar, bu kiliseyi Resmo'yu ele geçirdikten sonra düşkünler yurduna çevirmişler. İki mekânı birbirine bağlayan kemerli kapı da görülmeye değer nitelikte. Kemerin üstünde asma yaprakları ve üzüm salkımlarından oluşan güzel bir desen ile kemerin her iki yanında birer adet âlem kabartması yer alıyor.

Kilisenin bulunduğu sokaktan bir zamanlar şehri çepeçevre saran surların ana çıkışı olan kemerli kapıya (Megali Porta) doğru ilerliyoruz. Kapı, Venedik dönemindeki Vali Guora'nın adıyla da anılıyor. Surların yıkılışından sonra kapı, evlerin arasında sıkışıp kalmış. Hatta kemerin bir ayağı evin bir duvarıyla neredeyse bütünleşmiş. İşte tam bu kemerin karşısında yer alan bir kitapçı dükkânının içindeki arka salonda, Türk dönemine ait bir caminin şadırvanından kalan pano var. Onu fotoğraflıyoruz. Kitapçıdaki görevliler, arka bahçenin kapısını açıp avluya çıkmamızı söylüyorlar; orada bizi bekleyen sürpriz; sapasağlam ayakta olan bir minare… Cami, Valide Sultan Camisi ismi ile biliniyormuş. Şimdi cami yok; ama minaresi ile şadırvanı hala ayakta. Hiç yoktan iyidir.

RESİM-69  Aziz Francis Kilisesi'nin kapısı, Resmo RESİM-70 Megali Porta; Resmo

Megali Porta'dan sur dışına çıktığımızda şehrin 4 Şehitler Meydanı'na ve 4 Şehitler Kilisesi'ne ulaşıyoruz. Resmigeçit töreni bu meydanda gerçekleştirilmiş olmalı. OHİ Bayramı ve Pazar duasından çıkanların oluşturduğu kalabalığa karışıyoruz. Biraz ilerde sola sapıp tekrar sahildeki Venizelos Caddesi'ne paralel Arkadiou Caddesi'ne ulaşıyoruz. Bu caddenin Doğu ucunda, Victor Hugo sokağı ile kesiştiği köşede; hurma ağaçlarının ve otların kapladığı avlusunda metruk halde Kara Musa Paşa Camisi ve haziresinden sökülen Osmanlı mezar taşları var. Yapı, eski bir Venedik manastır yapısından (St. Barbara Manastırı) Osmanlı döneminde camiye dönüştürülmüş. Caminin avlusunun önünde ise kitabesi sökülmüş, ama suyu hala akmakta olan bir de Osmanlı çeşmesi bulunuyor. Kara Musa Paşa'nın kim olduğuna gelince; Resmo'nun fetih sürecinde kaptan-ı derya olarak görev almış, devşirme bir Osmanlı paşası olduğunu yazıyor tarihi kayıtlar.

RESİM-72- Kara Musa Paşa Camisi; Resmo RESİM-74  Kara Musa Paşa Camisi önündeki çeşme; Resmo
 
RESİM-71 - Bir kitapçı dükkânında kalmış Valide Sultan Camisi'nin şadırvanı; Resmo
RESİM-75 Kahramanlar Meydanı ve Meçhul Asker Anıtı; Resmo RESİM-73 Kitapçı dükkânının arka bahçesindeki Valide Sultan Camisi'nin yalnız kalan minaresi; Resmo
 
RESİM-76 Resmo sahilindeki evler ve lokantalar RESİM-78 Resmo sahilinde anıt niyetine zeytin kütükleri
RESİM-77 Resmo; Venedik Limanı ve Fener

Camiden ayrıldıktan sonra Arkadiou Caddesi bizi biraz ilerde, büyük bir meydana ulaştırıyor. Meydanın ismi Kahramanlar Meydanı ve tam ortasında bir Meçhul Asker Anıtı var. Meydandan denize doğru yürüyünce yeniden kıyıya ve Venizelos Caddesi'ne kavuşuyoruz. Yaklaşık üç saatlik kısıtlı bir zamanda Resmo'yu ancak bu kadar gezebiliyoruz. Aklımızı ve giremediğimiz daracık sokaklarını Resmo'da bırakarak limandaki otobüsümüzün park ettiği buluşma noktasına kadar yürüyoruz. Elveda Resmo…

>> Devamı ve son bölüm (4)  için tıklayınız "Hanye"


Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
26-29 Ekim 2012
İbrahim Fidanoğlu

TELİF
: Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Sn. İbrahim Fidanoğlu'na ait olup Ebruliturizm web sitesinde yayınlanmak üzere hazırlanmıştır. İzin alınmadan ve kaynak belirtilmeden paylaşılması, alıntı yapılması durumda yasal hakları mahfuzdur.

 



KURUMSAL HİZMETLER

Hafızalarda iz bırakan, özel, sıra dışı organizasyonlar; İster birkaç kişilik ister binlerce... İncelikli bir hizmetin, çok boyutlu bir performansın hayalini kuruyorsanız, bizi arayın.

DEVAMI

KÜLTÜR TURİZMİ

Europa Nostra; kültür turizminin, insanlar arasındaki kültürel alışverişin, kültürler arası diyaloğun en önemli araçlarından biri olduğunu vurgular.

DEVAMI

YUKARI